IŞIK SAÇAN BİR AYDININ YAYDIĞI KARANLIK

 

 

 

IŞIK SAÇAN BİR AYDININ YAYDIĞI KARANLIK

 

Aydın, yüksekte olduğu için yerdekine el uzatandır, yoksa aşağıda olduğunu belirten değil.

Size dünyanın en tatlı şeyini söyleyeyim mi. Bal, yanında bozulmuş sirke kalır. Kulağa kadife gibi gelen latif sözlerin tamamı, onun yanında bir eşeğin anırmasına dönüşür. Kendimizi kaybedercesine müptelası olduğumuz bu lezzetli lanetin ismi kibirdir. Bulunmaz Hint kumaşı değil, hava kadar ciğerimizde olmasına mecbur gibiyizdir sanki.

Şimdi nerden çıktı bu kibir işi, entelektüel ile kibrin, kelime olarak yanyana gelmesinde nasıl bir bağ olabilir demeyin. Galiba hor görme kabiliyetimiz yüzünden olsa gerek.

‘Benim oyum, senin oyunu döver’ gibi, liyakatli olan liyakatsiz olana söver misali, mevkii arşı ala olan zemindekini yerer timsali davranışlarımız hepimizin başının belası değil mi?

Şunu da söyleyelim, ‘Yok efendim bende öyle şeyler olmaz’ dediğiniz anda en tatlı yerinden ısırmış oluyorsunuz kibrin zehirli elmasını, bu biline…

Bizi geçelim, bu yazının derdi ‘Aydın’ olan kişinin bünyesinde yeşerttiği kibirdir. Makul olan düzeye bir şey dediğimiz yok, hepimiz Âdemoğluyuz. Bizim dediğimiz yüksek atlama rekorunu kibir kategorisinde egale etmeye çalışanlara…

En bilinen örneği gözün içine göstere göstere sokalım.

İlkokulu bitirmiş biri, ‘benim oyumla, hiç okula gitmemiş birinin oyu aynı mı?’ desin. Hemen akabinde bir liseli, aynı cümleyi ancak ilkokulu bitirmiş için kullansın. Devamında, bir üniversiteli yerici sözlerini liseliye yakıştırsın. Peşi sıra bir doçent, hemzemin ettiği bir üniversiteli için akademik bir har name (eşekleme) düzsün. Nihayetinde Ord. Profesörler desinler ki ‘Bizim oyumuzla, diğerlerinin oyu bir mi?)

O zaman çözüm olarak ne yapalım, ülkedeki liyakati en yüksek kişilerden oluşan kurulu toplayalım ve zümre yönetim biçimini yani oligarşiyi yeni rejimimiz yapıp tüm kararları almalarını sağlayalım, öyle mi?

Böyle bir mantığı artık monarşinin başı İngiltere bile savunmuyorken, seçim, seçilme, rey, hâkimiyet-i milliye, demokrasi, hak gibi daha nice sosyal kavram konusunda kibre kapılıp ‘Biri diğerinden üstün’ demeye kalkarsan insana sadece gülerler. Siyasi telden gelen tınlamanın kahkahasına maruz kalmak da bambaşka bir hezimet yaşatır gafili beşere. Aman ki, aydınlıkları karartan mumlara dönüşmeyelim. Bir aydın, tabiatı gereği sadece ışık saçmalı.

Doksan yaşında, hayatın tüm deneyimlerini yaşamış bir insan ile oy kullanma rüştünü ilk defa eline almış bir genç arasında bağlantı kuramayan düşünce, yönetim konusunda fetva verme yetkisini kendinde bulamaz. O ancak cumhuriyet ve demokrasi elmasında gizlenen bir kurtçuk olabilir.

Hak alınır diye bir klişe var ya, aslında demokrasilerde hak verilir. Medeniyetin göstergesi, hakkın verilmesiyle ölçülebilir ancak.

Bu sebeple siyasi her hakkı verilmiş kişi tarafından özgür ve sorgusuzca tasarruf edilir. İşte biz ideal Türkiye Cumhuriyetinden bunu anlıyoruz, daha gerisini değil…

 

Aydın, yüksekte olduğu için yerdekine el uzatandır, yoksa aşağıda olduğunu belirten değil.

Size dünyanın en tatlı şeyini söyleyeyim mi. Bal, yanında bozulmuş sirke kalır. Kulağa kadife gibi gelen latif sözlerin tamamı, onun yanında bir eşeğin anırmasına dönüşür. Kendimizi kaybedercesine müptelası olduğumuz bu lezzetli lanetin ismi kibirdir. Bulunmaz Hint kumaşı değil, hava kadar ciğerimizde olmasına mecbur gibiyizdir sanki.

Şimdi nerden çıktı bu kibir işi, entelektüel ile kibrin, kelime olarak yanyana gelmesinde nasıl bir bağ olabilir demeyin. Galiba hor görme kabiliyetimiz yüzünden olsa gerek.

‘Benim oyum, senin oyunu döver’ gibi, liyakatli olan liyakatsiz olana söver misali, mevkii arşı ala olan zemindekini yerer timsali davranışlarımız hepimizin başının belası değil mi?

Şunu da söyleyelim, ‘Yok efendim bende öyle şeyler olmaz’ dediğiniz anda en tatlı yerinden ısırmış oluyorsunuz kibrin zehirli elmasını, bu biline…

Bizi geçelim, bu yazının derdi ‘Aydın’ olan kişinin bünyesinde yeşerttiği kibirdir. Makul olan düzeye bir şey dediğimiz yok, hepimiz Âdemoğluyuz. Bizim dediğimiz yüksek atlama rekorunu kibir kategorisinde egale etmeye çalışanlara…

En bilinen örneği gözün içine göstere göstere sokalım.

İlkokulu bitirmiş biri, ‘benim oyumla, hiç okula gitmemiş birinin oyu aynı mı?’ desin. Hemen akabinde bir liseli, aynı cümleyi ancak ilkokulu bitirmiş için kullansın. Devamında, bir üniversiteli yerici sözlerini liseliye yakıştırsın. Peşi sıra bir doçent, hemzemin ettiği bir üniversiteli için akademik bir har name (eşekleme) düzsün. Nihayetinde Ord. Profesörler desinler ki ‘Bizim oyumuzla, diğerlerinin oyu bir mi?)

O zaman çözüm olarak ne yapalım, ülkedeki liyakati en yüksek kişilerden oluşan kurulu toplayalım ve zümre yönetim biçimini yani oligarşiyi yeni rejimimiz yapıp tüm kararları almalarını sağlayalım, öyle mi?

Böyle bir mantığı artık monarşinin başı İngiltere bile savunmuyorken, seçim, seçilme, rey, hâkimiyet-i milliye, demokrasi, hak gibi daha nice sosyal kavram konusunda kibre kapılıp ‘Biri diğerinden üstün’ demeye kalkarsan insana sadece gülerler. Siyasi telden gelen tınlamanın kahkahasına maruz kalmak da bambaşka bir hezimet yaşatır gafili beşere. Aman ki, aydınlıkları karartan mumlara dönüşmeyelim. Bir aydın, tabiatı gereği sadece ışık saçmalı.

Doksan yaşında, hayatın tüm deneyimlerini yaşamış bir insan ile oy kullanma rüştünü ilk defa eline almış bir genç arasında bağlantı kuramayan düşünce, yönetim konusunda fetva verme yetkisini kendinde bulamaz. O ancak cumhuriyet ve demokrasi elmasında gizlenen bir kurtçuk olabilir.

Hak alınır diye bir klişe var ya, aslında demokrasilerde hak verilir. Medeniyetin göstergesi, hakkın verilmesiyle ölçülebilir ancak.

Bu sebeple siyasi her hakkı verilmiş kişi tarafından özgür ve sorgusuzca tasarruf edilir. İşte biz ideal Türkiye Cumhuriyetinden bunu anlıyoruz, daha gerisini değil…

Bu yazı 134 kere okundu.
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

E-Posta : medyatimsah@gmail.com Tel : 0224 246 246 0 Adres : Yeni Karaman Mh. 18. Dere Sk. No:39 Osmangazi/BURSA