BİR TÜRK’ÜN MUTLULUK YEMEĞİ

 

 

 

BİR TÜRK’ÜN MUTLULUK YEMEĞİ

 

Bir sofrada ana yemek masanın ortasında olur ve herkes alabilsin diye merkezi bir mesafenin adabından çıkılmaz. Ancak salatası, çorbası, garnitürü sağa sola serpiştirilir ki bu da çeşitliliği ve göze hitabı arttırmak için yemeğin görünen yüzüne çekilen bir makyaj olsun. İşte bu sofradır.

Şimdi bu masanın üzerine Anayasanın 66. Maddesini baharat olarak ekelim. Bakalım sosyal kültür yemeklerinin tadında bir değişiklik olacak mı?

  1. Madde: “Türk Devleti’ne, vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” der.

Bu Anayasa maddesini yemek masasının üzerine koyduğumuz zaman şöyle bir bütünlük ortaya çıkıyor: Masa, üzerinde bulunan tüm yiyeceklerle birlikte SOFRADIR.

Ayrı ayrı her malzemenin bir ismi olmasına rağmen teklik, bütünlük ve resimleşen bir mozaikten bahsetmek gerektiğinde ağızdan çıkan tek bir tanıma ihtiyaç duyuyoruz. Bu durum dil kültürünün, ağızlarımıza yerleştirdiği gereksinimdir. Tek kelimede geniş bir ifade her dilin ufukta doğan güneşidir.

Bazı anlamlar, halka iyi bir şekilde anlatılamadığı için anlamını yitirir. “Biz anlattık ama anlamadılar” çaresizliği ise tam bir küstahlık ve kibir putudur.

Mesela Atatürk’ün anladığı ‘Türk’ ile günümüz insanının anladığı ‘Türk’ aynı mı? Katliam gibi masa başı anlaşmalarla parçalara ayrılmış bir milleti bütünlemek için her nefesini bu yolda sarf eden biri, ayrılıkçı bir söylem takınabilir mi? Birilerini diğerlerinden ayrı tutmak için ‘Türk’ kavramını hizipçilik yaparak kullanabilir mi? Böyle bir amacı olan kişinin Samsuna çıkmayı reddetmesi lazım gelirdi. Bir Bandırma vapuruna binmek bile bu ayrılıkçı tezi çürütebilir.

Osmanlı öncesi Anadolu halkına Rumi denirdi. Roma topraklarında yaşayan manasında bu isimlendirme kullanılırdı. En bariz örnek Mevlana Celâlettin Rumi’dir. Tarihin o zamanlarında Anadolu halkı için Rumi takısı bir gereklilikti ve Roma’nın şamil bütünlüğü içindeki Anadolu insanı, toprağa egemen olan gücün sıfatını ister istemez üzerine takınıyordu. Bu bir şahsiyet kaybı değil bir nevi konum belirtme, bağlı bulunma üzerine kurulu yaşayış tarzıydı. Zamanı geldiğinde Roma’dan daha güçlü olan birileri çıktığında herkesin üzerine oturan elbisenin de ismi değişmiş oldu. Osmanlı tebaası artık Rumi’nin yerine geçti. Anadolu toprak bütünlüğü olarak ismen yine varlığını korudu ama halkının üzerindeki sıfat Roma’dan Osmanlı şahsiyetine geçti. Yani her tabaktaki yiyeceğin ayrı ayrı lezzeti olmasına rağmen aynı masadaki bir sofraya dönüştü Anadolu.

Ayrılıkçılık üzerinden dem vurmaya çalışanlar, parçalanmışı bütünleme çabasında değiller. Onların sivri parmaklarıyla gösterdikleri bu hizipçi yaklaşım, bütünün parçalanması üzerine kurgulanan bir niyettir. Bu niyetin her zaman olacağı, “İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dâhilî ve haricî bedhahların (Kötü yürekli)  olacaktır” şifresiyle çözüme kavuşturulmuş ve ileriye doğru giden yol, yürümek isteyenler için yapılmıştır.

Aidiyet meselesi kişinin şahsiyetini düşürmez. Zaten kişinin şahsiyeti düşmüşse bunda aidiyet bir rol oynamamıştır.

Evimize misafir olan biri artık bizdir ve eğer biz birinin evinde misafir olarak kalıyorsak onlardan oluruz. Bu bir yakınlaşma belirtisi, samimi ve sıcak bir bütünlüğün herkesçe paylaşılmasıdır. Asimile düşüncesi ancak bedhahların attığı bir çamur olabilir.

En son vereceğim örnek, işi tamamen çözecek kanaatindeyim. Mesela herhangi bir Romalı, kendisinden olmayanlara ‘Barbar’ derdi. Asla kendileştirmez ve mümkün mertebe aşağı görmek için değişik sıfatlar kullanırdı. Rumi kelimesini başkaları kullanırlardı, Romalılar her zaman ‘Barbar’ dediler. Ötekileştirme, dışarıda bırakma, yok sayma ve küçük görme… Roma devletinin bu davranış kalıbı, diğerlerinin şahsiyet haklarını korumak için yapılmış bir tavır değil, bilakis köleleştirmenin resmileştirmesiydi. Dünyada hiçbir ülke kendi sıfatıyla diğerlerine hitap etmez, Türkiye hariç. Bunu da tıpkı Roma’nın yaptığı gibi kimlik korumak için değil, kendisinden ayırmak ve basit gördüğünden uzak durmak için yapar. Bir Alman, diğeri saydığı kişiye ancak Alman vatandaşı der, onu bir Alman saymaz. Aynı durum dünyadaki her ülke için geçerli ama Türkiye hariç.

Peki neden?

Çünkü kendimize ait olan değeri karşımızdakine de yüklüyoruz. Ekmeğini bölüşmek gibi… Bizde ne varsa kendisine de onu sunuyoruz. Bir sevgi ve şefkat göstergesi… Kimlik yok etme çabası değil, kıymetlendirme girişimi… Evine kabul ettiğin birine en leziz yemekleri ve en temiz kıyafetleri vermek için özenen birini düşünün… Kendi yemek ve giysi kültürünü size aşılamak değil niyeti, kendi ne yapıyorsa aynısını sizinle bölüşme çabası… Soğuk bir selamlaşma değil, sarılmak, kucaklaşmak göğüs göğse… İşte bu manada Türkiye dünyada tektir.

Bu sebeple, “Türk Devleti’ne, vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür” ibaresini anlayacak şefkat genişliği bulunamadığı için bu cümle yanlış anlaşılıyor.

Türkiye Devleti, erdemlilik olsun diye bu yasayı koymadı, Türkiye Devleti bir yasa koydu ki onun içinde erdem vardı. NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE…

 

Bu yazı 245 kere okundu.
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

E-Posta : medyatimsah@gmail.com Tel : 0224 246 246 0 Adres : Yeni Karaman Mh. 18. Dere Sk. No:39 Osmangazi/BURSA